Ahmet Yesevi Üniversitesinde “Tarihi Yazılı Miras ve Bugünkü Kazak Dili” Konusu Konuşuldu22 Mayıs 2020

 

 

Ahmet Yesevi Üniversitesi Türkoloji Araştırmaları Enstitüsünün düzenlediği haftalık Telekonferanslar kapsamında bu hafta Prof. Dr. Hülya Kasapoğlu Çengel; “Tarihi Yazılı Mirastan Bugünkü Kazak Diline” konulu bir konferans sundu. 21 Mayıs 2020 Perşembe günü çevrimiçi (on-line) olarak yapılan etkinliğin moderatörlüğünü AYU Türkoloji Araştırmaları Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Bekir Şişman yaptı. Türkiye ve Kazakistan’dan ilgi ile takip edilen konferansa Hoca Ahmet Yesevi Üniversitesi Mütevelli Heyet Başkanı Prof. Dr. Musa Yıldız, Rektör Vekili Prof. Dr. Cengiz Tomar’ın yanı sıra çok sayıda akademisyen, personel ve öğrenci katıldı. 

Prof. Dr. Hülya Kasapoğlu Çengel konuşmasında özetle şunları söyledi: “Türkçe genişliği ve derinliğiyle basit bir anlaşma vasıtası değildir. Millî kimliğimizin benliğimizin en mukaddes ve en belirgin damgasıdır. Türk milletinin mantığıdır, şiiridir, şarkısıdır. Geçmişi, bugünü ve geleceğidir. Birbirine yakın ya da birbirinden uzak coğrafyalarda aynı dilin farklı lehçelerini (alfabe, ses ve biçim farklılığı) konuşan Türk topluluklarını birbirine bağlayan temel kültür mirasıdır. Bağımsızlıkla birlikte Kazak halkı, tarihî kültür mirasını yeniden canlandırıyor. Ruhaniy jañğıruw/Manevî uyanış fikri, bunu ifade ediyor. Modern Kazak edebiyatının kurucusu Ibıray Altınsarın, Şokan Velihanov; Kazak edebiyatını estetik seviyeye yükselten Abay Kunanbay; Gaspıralı İsmail’in Ceditçilik hareketinin izinde ilerleyen Alaş hareketinin lideri Alihan Bökeyhan ve Alaş aydınları Mağjan Jumabay, Mirjakıp Dulatulı ve Ahmet Baytursın’ın ve diğer aydınların bütün çabası, bağımsızlık ve kültürel aydınlanma idi. Elbası Nursultan Nazarbayev’in Ulusa Sesleniş sözlerinde de hem tarihî köklerin derinliği hem de atalardan miras kalan bağımsızlık isteği sık sık dile getirilmiştir: Atalarımızın kanıyla, analarımızın sütüyle ve teriyle gelen bağımsızlık, der ve onu, gençliğe emanet eder. Hunların, Eski Türklerin ve Kıpçakların torunları olduğunu, gökten düşen bir millet olmadıklarını ifade eder. 

Bağımsızlığın 25. yılında Kazakistan Cumhuriyeti’nin Ruhanî uyanış programı çerçevesinde millȋ kimlik/ulttık kod oluşturma adına Orhun Bengü Taşları’nda geçen Beñgi il ibaresindeki aynı kavramlarla kendisini Meñgilik el “Ebedȋ devlet” ve Ulu Dala Eli “Ulu Bozkır Devleti” diye tanımlaması, tarihȋ mirası canlandırma örneğidir. Kazakların, Kutadgu Bilig’de Allah’ın sıfatı olan Türkçe kavramlarla  İy jaratkan iyem, İy keşirgen iyem diye Allah’a yakarışları, Kutadgu Bilig’in Doğu Türkçesi eserleri, özellikle Nevâyî aracılığıyla Abay’a ulaşması, kültürel sürekliliğin somut örnekleridir.

Kıpçaklarla ilgili Şine Usu Yazıtı’nda geçen türk kıbçak ibaresinden sonra asıl ilk kayıtlar, 11. yüzyılda Kaşgarlı’nın sözlüğünde yer alır. Kaşgarlı Mahmud, “Türkler aslında yirmi boydur” der; haritasında da Kıpçaklar ve Oğuzları Hazar’ın kuzeydoğusunda komşu olarak gösterir. Kazak kelimesi ise ilk defa 1343’te Memlük Kıpçak eseri Tercümân-ı Türkî ve Acemî ve Mugalî’de geçer. Kelimenin Tercüman ve Radloff sözlüğündeki anlamları Kazakların karakterine oldukça uygundur. 1450’lerde Ebulhayr Han’a isyan eden Canıbek ve Kerey Han’ın, otoriteye isyan sonucunda 1455’te Ebulhayr Han’a yenilmeleri ve doğuya Batı Yedisu’ya yerleşmelerinin ardından Kazak adı, boy adı olarak sahneye çıkar. 

Bugünkü Kazakçanın filolojik olarak tarihi biçimlerini, 14. yüzyılda Karadeniz’in kuzeyindeki Kıpçaklardan derlenen Kodeks Kumanikus başta olmak üzere, 14-15. yüzyıla ait Memlük Kıpçak eserlerinden Tercümân-ı Türkî, Tuhfetü’z-Zekiyye, Kavânînü’l-Külliyye ve 16-17. yüzyılda Batı Ukrayna’da yazılan Ermeni harfli Kıpçak yazmalarında aramalıyız.”

Konuşmasında Kazak adının nereden geldiğine de değinen Prof. Dr. Kasapoğlu Çengel, daha sonra şunları söyledi: “Türkçe, Türkî ya da Türk tili, dilimizin adı olarak Doğu ve Batı Türkleri arasında 19. yüzyıla kadar kesintisiz kullanılmıştır. 20. yüzyılın ilk çeyreğinde yüzyıllardan beri devam eden ortak yazı dili geleneği ve bu geleneğin son aşaması olan, ayrıca dönemin diplomatik dili/ortak edebî dili olan Türkî “Türkçe” (19. yüzyılda Çağatay Türkçesi), yerini Türk halklarının konuşma dillerine bırakır. Bu tarihten itibaren yazı dilleri boy adlarıyla adlandırılır: Özbek, Uygur, Tatar, Kırgız, Kazak gibi. 

Eski Sovyet dünyasında kapsayıcı bir Türk kavramından söz edilemez. Ayrıştırıcı bir dil kullanılarak Türk (Turkish), Türkiye Türkleri ve eski Osmanlı tebaasını; Türki (Turkic) ise Türkiye Türkleriyle birlikte Sovyet hâkimiyetindeki Türk halklarını ifade eder. Bu bakımdan Türki Cumhuriyetler ibaresi yerine Türk Cumhuriyetleri kullanılmalıdır. 

Kazaklar ve bütün Türk Dünyası, Türk ve Türkçe kavramlarını geniş anlamda, yani Genel Türkçe anlamında kullanıyorlar. Türkiye’de ise Türkçe dar anlamda da kullanılmakta; resmî dilimiz olan Türkçe, aslında Türkiye Türkçesini karşılamaktadır. Kazakça, Genel Türkçenin Kıpçak kollarından birini ifade eder ve Kazak Anayasası’nda dil, boy adıyla yani, Kazakça olarak geçmektedir.

Sürekli dile getirdiğimiz “Bavırlas, tübi bir halıktar/Kardeş, kökeni bir halklar” isek ne yapmalıyız? Tarihte aynı alfabelerin (Runik, Soğud, Arap) ve tarihteki ihtilâl fırtınalarının  bir sonucu olarak aynı kaynak alfabeden (Kiril) farklı farklı islah edilen alfabelerin mirasçısı/iki deneyimi yaşamış Türk toplumları olarak 30. yılda ortak alfabe tartışmasına  şöyle bakmalıyız. Mümkün olduğunca farklı sembollerden ve işaretlerden uzak durmalı; ortak sembolleri işletmeliyiz. 

Ortak iletişim dili, bağımsızlığın 30. yılına yaklaşırken iyi bir seviyededir ve ilerlemektedir. Bütün Türk toplumlarının yazı dilleri/edebî dilleri de tarihî mirastan beslenerek gelişmeye devam edecektir.”

Prof. Dr. Hülya Kasapoğlu Çengel’in ilgi ile takip edilen konferansı, iyi dilek temennilerinin ardından teşekkür konuşmalarıyla son buldu.